TYT 18-19. YÜZYIL FELSEFESİ: AYDINLANMA VE TEMEL PROBLEMLER

0
18
TYT 18-19. yüzyıl felsefesi konu anlatımı
TYT 18-19. yüzyıl felsefesi, Aydınlanma’nın akıl ve özgürlük idealinden 19. yüzyılın tarih, toplum, bilim ve değer tartışmalarına uzanan dönüşümü inceler. Önceki 15-17. Yüzyıl Felsefesi konusunda modern bilimin ve yöntem arayışının doğuşunu ele almıştık. Bu yazıda Aydınlanma’yı hazırlayan koşulları, dönemin temel filozoflarını, 19. yüzyılın başlıca akımlarını ve TYT’de ayırt edilmesi gereken temel problemleri karşılaştıracağız.

AYDINLANMA FELSEFESİNİN ORTAMI VE TEMEL İDEALLERİ

Aydınlanmayı Hazırlayan Koşullar

Aydınlanma, 18. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkan tek nedenli bir hareket değildir. Rönesans ve Reform’un otoriteyi sorgulayan mirası, coğrafi keşiflerle genişleyen dünya bilgisi ve matbaanın düşünceleri yaygınlaştırması yeni bir kültür ortamı oluşturmuştur. 17. yüzyıldaki bilimsel devrim ile rasyonalizm ve empirizmin yöntem tartışmaları da insan aklının doğayı açıklayabileceği inancını güçlendirmiştir. Ticaretin gelişmesi, kentli sınıfların güçlenmesi ve mutlak yönetimlere yöneltilen eleştiriler siyasal düşünceyi değiştirmiştir. Bilginin ulusal dillerde üretilmesi, salonlar, kahvehaneler, gazeteler ve ansiklopediler aracılığıyla daha geniş çevrelerde tartışılması kamusal düşünce alanını büyütmüştür. Böylece insan, gelenek ve otoriteye yalnızca uymak yerine kendi aklıyla değerlendirme yapmaya yönelmiştir.
Rönesans ve ReformOtoritenin sorgulanması, bireyin öne çıkması
Bilimsel devrimDoğanın yasa, gözlem ve deneyle açıklanması
Kamusal düşünceMatbaa, ulusal diller ve tartışma çevreleri
AydınlanmaAkıl, eleştiri, özgürlük ve ilerleme ideali
Dikkat
Aydınlanma, yalnızca bilimsel gelişmelerin sonucu değildir. Bilimsel, dinî, siyasal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin birlikte hazırladığı kapsamlı bir düşünce hareketidir.
Örnek - 1
Aşağıdakilerden hangisi Aydınlanma’nın ortaya çıkışını hazırlayan gelişmelerden biri değildir?
A) Bilimsel devrimin doğayı yasalarla açıklaması
B) Matbaanın bilgi dolaşımını hızlandırması
C) Reform hareketlerinin dinî otoriteyi sorgulatması
D) Eleştirel düşüncenin yerini değişmez dogmalara bırakması
E) Kentli sınıfların ve kamusal tartışma ortamlarının gelişmesi
Aydınlanma’yı hazırlayan süreç, değişmez kabullere dönüşü değil otorite ve dogmaların eleştirilmesini güçlendirmiştir.

Cevap: D

Akıl, Eleştiri, Özgürlük ve İlerleme

Aydınlanma düşünürleri insanın başkasının rehberliğine bağımlı kalmadan kendi aklını kullanmasını ister. Kant’ın “Aklını kullanma cesaretini göster!” çağrısı bu tutumu özetler. Akıl; gelenekleri, siyasal kurumları, dinî kabulleri ve toplumsal eşitsizlikleri eleştirecek ortak ölçüt olarak görülür. Bu nedenle Aydınlanma, eleştirel ve sorgulayıcıdır. Bilimsel bilginin artmasıyla doğanın denetlenebileceği, eğitim yoluyla insanın geliştirilebileceği ve toplumun daha adil hâle getirilebileceği düşünülür. Özgürlük, eşitlik, insan hakları, hoşgörü, laiklik ve toplumsal ilerleme öne çıkan değerlerdir. Ansiklopedistler bilgiyi düzenleyip yayarak insanların bilgisizlik ve önyargılardan kurtulmasına katkı sağlamayı amaçlamıştır.
Akılİnanç ve kurumları bağımsızca değerlendirme
EleştiriDogma, hurafe ve ayrıcalıkları sorgulama
ÖzgürlükBireyin düşünme ve seçim yapma hakkı
BilimDoğayı yasalarla açıklama ve yaşamı iyileştirme
İlerlemeEğitimle insanın ve toplumun gelişebileceği inancı
LaiklikKamusal düzenin dinî otoriteden bağımsızlaşması
Örnek - 2
Bir düşünür, “İnsanların içinde bulunduğu düzen kutsal veya değişmez sayılamaz; bütün kurumlar aklın eleştirisinden geçirilmelidir.” demektedir. Bu görüş Aydınlanma’nın hangi yönünü en doğrudan yansıtır?
A) Otoriteye bağlılık
B) Eleştirel ve sorgulayıcı tutum
C) Döngüsel tarih anlayışı
D) Sezgicilik
E) Kadercilik
Kurumların akıl karşısında sorgulanabilir kabul edilmesi Aydınlanma’nın eleştirel tutumunu gösterir.

Cevap: B

Doğal Haklar, Kuvvetler Ayrılığı ve Toplum Sözleşmesi

Aydınlanma’nın siyaset felsefesinde yönetimin kaynağı ve bireyin hakları yeniden tartışılır. Locke, insanın yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi doğal haklara sahip olduğunu; devletin bu hakları korumak için kurulduğunu savunur. Yönetim görevini yerine getirmezse halkın onu değiştirme hakkı vardır. Montesquieu, devlet gücünün tek elde toplanmasının baskıya yol açacağını düşünür. Yasama, yürütme ve yargının ayrılması, gücün gücü denetlemesini sağlar. Rousseau ise insanların doğal durumda özgür ve eşit olduğunu, meşru siyasal düzenin toplum sözleşmesi ve genel irade üzerine kurulması gerektiğini ileri sürer. Voltaire düşünce, inanç ve ifade özgürlüğü ile hoşgörüyü savunur.
LockeDoğal haklar ve sınırlı yönetim
MontesquieuKuvvetler ayrılığı
RousseauToplum sözleşmesi ve genel irade
VoltaireHoşgörü ve düşünce özgürlüğü
Dikkat
Locke’un doğal hakları, Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığı ve Rousseau’nun genel iradesi aynı kavram değildir. TYT sorularında düşünürü ayırt ettiren anahtar ifadeye dikkat edilmelidir.
Örnek - 3
Devlet gücünün yasama, yürütme ve yargı arasında paylaştırılmasının bireysel özgürlükleri koruyacağını savunan düşünür kimdir?
A) Rousseau
B) Locke
C) Montesquieu
D) Voltaire
E) Hume
Devlet gücünün farklı organlar arasında bölünmesini ifade eden kuvvetler ayrılığı Montesquieu’nun ayırt edici görüşüdür.

Cevap: C

18. YÜZYILDA BİLGİ VE AHLAK PROBLEMLERİ

Locke: Boş Levha ve Deneycilik

Locke’a göre insan zihni doğuştan hazır bilgiler taşımaz; başlangıçta boş levhaya, yani tabula rasaya benzer. Bütün fikirlerin kaynağı deneydir. Dış deney, duyu organları aracılığıyla dış dünyadaki nesneleri; iç deney ise zihnin düşünme, isteme, kuşkulanma gibi kendi işlemlerini gözlemlemesini ifade eder. Zihin deneyden gelen basit fikirleri birleştirerek karmaşık fikirler oluşturur. Bu görüş, doğuştan fikirleri savunan rasyonalizme karşı empirizmin temel tezidir. Locke’un bilgi anlayışı ile siyaset görüşü aynı Aydınlanmacı hedefte birleşir: Birey hem bilgisini deneyle kurabilmeli hem de yaşamını doğal hakları güvence altında özgürce sürdürebilmelidir.
Boş levhaDoğuştan hazır bilgi yoktur.
Dış deneyNesnelerden gelen duyumlar
İç deneyZihnin kendi işlemlerini gözlemesi
BilgiDeneyden gelen fikirlerin işlenmesi
Örnek - 4
Bir çocuk ateşe dokunduğunda sıcaklığı duyumsamakta, ardından bu duyum hakkında düşündüğünü fark etmektedir. Locke’a göre bu iki yaşantı sırasıyla hangi deney türlerine örnektir?
A) İç deney-dış deney
B) Sezgi-akıl yürütme
C) Doğuştan fikir-iç deney
D) Dış deney-iç deney
E) Tümdengelim-tümevarım
Sıcaklığın duyularla alınması dış deney, zihnin kendi düşünme etkinliğini fark etmesi iç deneydir.

Cevap: D

Berkeley ve Hume: Algı, İzlenim ve Nedensellik

Berkeley, maddi tözün zihinden bağımsız varlığını reddeder. Bildiğimiz şeyler duyularımıza verilen idelerdir; bu nedenle “var olmak algılanmış olmaktır” görüşünü savunur. Bir nesnenin biz onu algılamadığımız sırada da varlığını sürdürmesi, Berkeley’e göre her şeyi sürekli algılayan Tanrı ile açıklanır. Hume, zihnin canlı ve doğrudan yaşantılarına izlenim, bunların daha soluk kopyalarına fikir adını verir. Nedensellikte gözlemlediğimiz şey, bir olayın diğerini zorunlu olarak üretmesi değil olayların sürekli art arda gelmesidir. Zihin bu tekrardan hareketle bir alışkanlık geliştirir ve gelecekte de aynı sonucun gerçekleşeceğine inanır. Böylece nedensellik zorunlu, akılsal bir bağ değil deneyden doğan beklentidir.
BerkeleyZihinden bağımsız madde yoktur; var olmak algılanmış olmaktır.
HumeNedensellik zorunlu bağ değil, düzenli ardışıklıktan doğan alışkanlıktır.
Dikkat
Hume, olayların art arda gelişini reddetmez; bu olaylar arasında zorunlu bir bağ gördüğümüz iddiasını sorgular. Gözlenen ardışıklık, zihinde nedensellik beklentisi doğurur.
Örnek - 5
Güneşin her sabah doğduğunu birçok kez gören bir kişinin, yarın da doğacağını zorunlu bir bilgi sayması Hume’a göre neye dayanır?
A) Doğuştan bulunan nedensellik fikrine
B) Olayların tekrarlanmasından doğan zihinsel alışkanlığa
C) Maddenin zihinden bağımsız olduğunun kanıtına
D) Sezgisel olarak kavranan mutlak gerçeğe
E) Genel iradenin kararına
Hume’a göre geleceğe ilişkin nedensel beklentimiz, geçmişte gözlenen düzenli tekrarların oluşturduğu alışkanlıktan kaynaklanır.

Cevap: B

Kant: Kritisizm, Bilginin Sınırı ve Ödev Ahlakı

Kant, rasyonalizm ile empirizmin güçlü yönlerini birleştirmeye çalışır. Bilginin hammaddesi deneyden gelir; fakat zihin bu verileri zaman, mekân ve kategoriler aracılığıyla düzenler. “Kavramsız görüler kör, görüsüz kavramlar boştur.” sözü, deney içeriği ile zihnin düzenleyici yapısının birlikte gerekli olduğunu anlatır. İnsan yalnızca deneyde görünen fenomenleri bilebilir. Şeylerin zihinden bağımsız hâli olan numen ise teorik bilginin sınırı dışındadır. Kant’ın bu yaklaşımı, aklın imkânlarını ve sınırlarını eleştirel biçimde araştırdığı için kritisizm olarak adlandırılır. Ahlakta eylemin değeri sonucundan veya sağladığı hazdan değil, ödevden kaynaklanır. Kategorik buyruk, kişinin yalnız kendisi için ayrıcalık istemeden, davranış ilkesinin herkes için geçerli bir yasa olmasını isteyebileceği biçimde eylemesini gerektirir. İnsan hiçbir zaman yalnızca araç olarak değil, kendi başına amaç olarak görülmelidir.
Bilginin içeriğiDeney ve duyulardan gelir.
Bilginin biçimiZihnin formları ve kategorileriyle düzenlenir.
Bilginin sınırıFenomen bilinir; numen bilinemez.
Ahlaki ölçütSonuç veya haz değil, ödevdir.
Evrensellikİlke herkes için yasa olabilmelidir.
İnsan değeriİnsan yalnız araç değil, amaçtır.
Örnek - 6
Kant’a göre bir eylemin ahlaki değer taşımasının temel koşulu aşağıdakilerden hangisidir?
A) Kişiye en yüksek hazzı sağlaması
B) Toplum tarafından ödüllendirilmesi
C) Yararlı sonuçlar doğurması
D) Duygusal eğilimlere uygun olması
E) Ödevden ve evrenselleştirilebilir bir ilkeden doğması
Kant’ta ahlaki değer, çıkar veya sonuçtan değil ödeve saygıdan ve herkes için geçerli olabilecek ilkeden kaynaklanır.

Cevap: E

19. YÜZYILDA TARİH, TOPLUM, BİLİM VE DEĞER

19. Yüzyıl Felsefesinin Temel Özellikleri

19. yüzyıl; Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi, kentleşme ve yeni toplumsal sınıfların doğuşuyla büyük dönüşümlere sahne olmuştur. Bilimin başarısı, doğa yanında insan ve toplumun da bilimsel biçimde incelenebileceği düşüncesini güçlendirmiş; psikoloji ve sosyoloji bağımsız disiplinler hâline gelmeye başlamıştır. Tarih, kapanıp tekrarlanan bir döngüden çok gelişen ve değişen bir süreç olarak görülür. Filozoflar insanın yalnız bilen bir özne olmasını değil, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde yaşayan bir varlık olmasını da araştırır. İdealizm gerçekliği düşünce ve tin üzerinden açıklarken pozitivizm gözlenebilir olgulara ve bilimsel yasalara dayanır. Romantizm ise Aydınlanma’nın yalnız akıl ve ilerlemeye yaptığı vurguyu duygu, hayal gücü, doğa ve bireysel özgünlük lehine eleştirir.
SanayileşmeSınıflar, emek ve ekonomik düzen problemleri
Tarih bilinciToplumun değişen ve gelişen bir süreç olarak görülmesi
Bilimsel yönelimİnsan ve toplumun olgularla incelenmesi
Romantik tepkiDuygu, hayal gücü, doğa ve bireysel özgünlük
Örnek - 7
Aşağıdakilerden hangisi 19. yüzyıl felsefesinin geliştiği ortamı doğru açıklar?
A) Sanayileşme ve toplumsal sınıf problemlerinin önem kazanması
B) Tarihsel değişimin bütünüyle reddedilmesi
C) İnsan ve toplum bilimlerinin gereksiz görülmesi
D) Bütün filozofların aynı idealist sistemi benimsemesi
E) Bilimsel yöntemin yalnız astronomiyle sınırlandırılması
Sanayi Devrimi’nin ürettiği sınıfsal ve ekonomik sorunlar, 19. yüzyıl filozoflarının tarih ve toplumla daha yoğun ilgilenmesine yol açmıştır.

Cevap: A

Hegel ve Marx: Diyalektik, Tarih ve Toplum

Hegel, gerçekliği durağan değil karşıtlıklar yoluyla gelişen bütünsel bir süreç olarak görür. Diyalektikte bir belirlenim kendi karşıtını doğurur; çatışan yönler daha yüksek bir birlik içinde aşılır. Bu süreç yalnız düşüncede değil doğa, toplum ve tarihte de işler. Hegel’e göre tarihin gelişimi, tinin kendi bilincine ve özgürlüğüne ulaşma sürecidir; bu nedenle yaklaşımı idealisttir. Marx, Hegel’in diyalektik hareket fikrini korur ancak değişimin temelini tinde değil maddi yaşam koşullarında bulur. Üretim biçimi, ekonomik ilişkiler ve sınıf çatışmaları toplumsal dönüşümü belirler. İnsanların bilinci yaşam koşullarını tek başına kurmaz; toplumsal yaşam biçimleri de bilinci biçimlendirir. Bu yaklaşım diyalektik materyalizm ve tarih anlayışı bakımından tarihsel materyalizm olarak adlandırılır.
HegelDiyalektiğin temeli idea/tindir; tarih özgürlük bilincinin gelişimidir.
MarxDiyalektiğin temeli maddi üretim ilişkileridir; tarih sınıf mücadeleleriyle ilerler.
Dikkat
Hegel ve Marx değişimi diyalektik bir süreçle açıklar; temel ayrım, Hegel’de belirleyicinin idea/tin, Marx’ta ise maddi üretim ilişkileri olmasıdır.
Örnek - 8
Aşağıdakilerden hangisi Hegel ile Marx arasındaki temel farkı doğru verir?
A) Hegel değişimi reddeder, Marx kabul eder.
B) Hegel deneyi, Marx yalnız sezgiyi temel alır.
C) Hegel bireyi, Marx devleti bütünüyle yok sayar.
D) Hegel gelişimi idea/tinle, Marx maddi üretim ilişkileriyle açıklar.
E) Hegel ve Marx tarihin değişmediğini savunur.
İki düşünür de diyalektik değişimi kabul eder; Hegel idealist, Marx ise materyalist bir temel kullanır.

Cevap: D

Comte: Pozitivizm ve Üç Hâl Yasası

Auguste Comte, geçerli bilginin gözlenebilir olgulara ve bu olgular arasındaki yasal ilişkilere dayanması gerektiğini savunur. Pozitivizm, olayların görünmeyen “özünü” veya ilk nedenini aramak yerine nasıl gerçekleştiğini betimlemeye, düzenlilikleri bulmaya ve öngörüde bulunmaya yönelir. Comte’un “Bilmek, önceden görebilmek içindir.” sözü bu amacı anlatır. Comte’a göre insan düşüncesi ve toplumlar üç hâlden geçer. Teolojik hâlde olaylar doğaüstü güçlerle, metafizik hâlde soyut öz ve kuvvetlerle açıklanır. Pozitif hâlde ise gözlem ve deneyle olgular arasındaki yasalar araştırılır. Comte, toplumun da bilimsel yöntemle incelenebileceğini savunarak sosyolojinin kurucularından biri olmuştur.
Teolojik hâlDoğaüstü varlıklarla açıklama
Metafizik hâlSoyut güç ve özlerle açıklama
Pozitif hâlGözlem, deney ve bilimsel yasalar
Örnek - 9
Bir doğa olayının “doğanın görünmez amacı” ile değil, ölçülebilir koşullar arasındaki düzenli ilişkilerle açıklanması Comte’un üç hâl yasasında hangi döneme aittir?
A) Mitolojik hâl
B) Teolojik hâl
C) Metafizik hâl
D) Romantik hâl
E) Pozitif hâl
Olguların gözlem, ölçüm ve yasalarla açıklanması pozitif hâlin ayırt edici özelliğidir.

Cevap: E

Nietzsche ve Mill: Değerlerin Eleştirisi ve Faydacılık

Nietzsche, hazır ve değişmez kabul edilen değerlerin kökenini sorgular. Ona göre geleneksel ahlak, yaşamı güçlendirmek yerine insanın yaratıcı gücünü baskılayabilir. “Tanrı öldü” sözü biyolojik bir ölüm iddiası değil, modern dünyada geleneksel mutlak değerlerin bağlayıcılığını yitirmesini anlatır. İnsan, değerleri yalnızca miras almak yerine onları yeniden değerlendirmeli; güç istenciyle kendini aşarak kendi yaşamına yön vermelidir. John Stuart Mill, ahlakta faydacılığı savunur. Doğru eylem, yalnız eylemi yapan kişinin değil, eylemden etkilenen herkesin mutluluğunu mümkün olduğunca artırmalıdır. Mill hazlar arasında nitelik farkı bulunduğunu; düşünsel ve ahlaki hazların yalnız bedensel hazlardan daha değerli olabileceğini belirtir. Bireysel özgürlüğü savunur ancak kişinin özgürlüğünün başkasına zarar verdiği yerde sınırlandırılabileceğini kabul eder.
NietzscheYerleşik değerlerin eleştirisi, güç istenci ve kendini aşma
MillEn çok kişinin mutluluğu, nitelikli hazlar ve zarar ilkesi
Örnek - 10
Bir kararın doğruluğunu, karardan etkilenen herkes için doğuracağı mutluluk ve acı sonuçlarını karşılaştırarak değerlendiren kişi hangi filozofun yaklaşımına uygun davranmaktadır?
A) Hegel
B) Nietzsche
C) Comte
D) Berkeley
E) John Stuart Mill
Eylemin sonuçlarını herkesin mutluluğu bakımından değerlendirmek Mill’in faydacılık anlayışına uygundur.

Cevap: E

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz