TYT 20. yüzyıl felsefesi, iki dünya savaşının, bilimsel devrimlerin, dil tartışmalarının ve insanın anlam arayışının felsefede oluşturduğu yeni yönelimleri inceler. Önceki konuda 18-19. yüzyılın Aydınlanma, idealizm, pozitivizm ve toplumsal eleştiri mirasını ele almıştık. Bu yazıda çağdaş felsefenin doğduğu ortamı, temel akımları ve Türkiye’deki başlıca temsilcileri TYT düzeyinde karşılaştıracağız.
20. YÜZYIL FELSEFESİNİN ORTAMI VE GENEL ÖZELLİKLERİ
Savaşlar, Bilim ve Modern Toplumun Bunalımı
20. yüzyıl felsefesi, 19. yüzyılın sonlarından günümüze uzanan çok yönlü bir düşünce dönemidir. Dünya savaşları, totaliter rejimler, soykırımlar, ekonomik krizler ve hızlı kentleşme; ilerlemenin kendiliğinden mutluluk getireceği inancını sarsmıştır. Bireyin yalnızlaşması, özgürlük, sorumluluk, yabancılaşma ve yaşamın anlamı felsefenin temel problemleri arasına girmiştir.
Görelilik ve kuantum kuramları, klasik bilim anlayışını dönüştürmüş; mantık, dilbilim, psikoloji ve sosyal bilimlerdeki gelişmeler yeni felsefi sorular doğurmuştur. Teknoloji yaşamı kolaylaştırırken kitle imha silahları ve çevre sorunları bilimsel ilerlemenin amaç ve sınırlarının da sorgulanmasına yol açmıştır.
Uzmanlaşma, Eleştiri ve Problem Merkezli Felsefe
20. yüzyılda filozoflar, bütün varlığı tek bir sistemle açıklamak yerine belirli problemler üzerinde yoğunlaşmıştır. Dil felsefesi, bilim felsefesi, meta-etik, çevre felsefesi ve toplumsal cinsiyet felsefesi gibi alanların gelişmesi bu uzmanlaşmanın sonucudur. Üniversiteler, araştırma enstitüleri, dergiler ve felsefe kongreleri düşünce üretimini kurumsallaştırmıştır.
Bu çoğul yapı, akımların birbirinden bütünüyle kopuk olduğu anlamına gelmez. Mantıksal pozitivizm ile analitik felsefe dilin açıklığını; fenomenoloji ile varoluşçuluk insan deneyimini; hermeneutik anlamayı; yeni ontoloji varlığın yapısını; diyalektik materyalizm ise tarihsel-toplumsal değişimi öne çıkarır.
→
→
DİL, BİLİM VE BİLGİ PROBLEMLERİ
Mantıksal Pozitivizm ve Doğrulanabilirlik
Mantıksal pozitivizm, 20. yüzyılın başında Viyana Çevresi çevresinde gelişmiştir. Bu yaklaşıma göre bir önerme, gözlem ve deneyle doğrulanabiliyor ya da mantıksal olarak çözümlenebiliyorsa bilgi bakımından anlamlıdır. Bilimin konusu olgular, felsefenin görevi ise bilimsel dilin kavram ve önermelerini açıklığa kavuşturmaktır.
Metafizik önermeler olgusal olarak doğrulanamadıkları için bilimsel bilgi sayılmaz. Bu, onların günlük yaşamda hiçbir duygu veya değer taşımadığı değil, bilimsel doğruluk ölçütüyle sınanamadığı anlamına gelir. Moritz Schlick ve Rudolf Carnap yaklaşımın önde gelen isimlerindendir.
→
→
Analitik Felsefe ve Dil Çözümlemesi
Analitik felsefe, birçok felsefe probleminin dilin belirsiz veya yanlış kullanılmasından doğduğunu savunur. Felsefenin görevi yeni bir evren öğretisi kurmaktan çok, kavramları ve önermeleri çözümleyerek düşünceyi açıklığa kavuşturmaktır. Bertrand Russell, mantıksal çözümlemeyi gündelik dilin yanıltıcı yapısını aşmak için kullanmıştır.
Wittgenstein’ın ilk döneminde dil, olgular dünyasının bir resmi olarak görülür; anlamlı önerme gerçeklikle mantıksal bir yapı paylaşır. İkinci döneminde ise anlamın sözcüğün değişmez karşılığında değil, belirli bir yaşam biçimi içindeki kullanımında doğduğunu savunur. Böylece farklı etkinliklerin farklı “dil oyunları” oluşturduğunu belirtir.
İNSAN, ANLAM, TARİH VE VARLIK AKIMLARI
Varoluşçuluk: Özgürlük, Seçim ve Sorumluluk
Varoluşçuluk, insanı önceden belirlenmiş değişmez bir özün örneği olarak değil, seçimleriyle kendini kuran bir varlık olarak ele alır. Jean-Paul Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” sözü, insanın önce dünyada bulunduğunu, sonra eylemleriyle kim olacağını belirlediğini anlatır. Bu özgürlük, sonuçların sorumluluğunu da kişiye yükler.
Kierkegaard bireysel seçimi, kaygıyı ve inancı öne çıkarırken; Jaspers insanın ölüm, acı ve suç gibi “sınır durumlar” karşısında kendi varoluşunu fark ettiğini savunur. Varoluşçuluk, insanın hazır bir senaryoyu uygulamadığını; belirsizlik içinde karar vermek zorunda olduğunu vurgular.
→
→
→
Hermeneutik: Yorum ve Anlama
Hermeneutik, metinlerin, tarihsel olayların ve insan yaşamına ait ifadelerin nasıl anlaşılacağını araştırır. Bir sözün anlamı yalnız kelimelerde değil; yazıldığı dönem, konuşanın amacı, kültürel bağlam ve metnin bütünü içinde oluşur. Bu nedenle doğa bilimlerindeki açıklama ile insan bilimlerindeki anlama aynı yöntem değildir.
Schleiermacher, parçanın bütünden; bütünün de parçalardan hareketle anlaşılmasını vurgular. Dilthey doğa bilimlerinin “açıklama”, tin bilimlerinin “anlama” yöntemi kullandığını savunur. Gadamer’e göre yorumcu da kendi tarihsel ufkuyla metne yaklaşır; anlam, metnin ufku ile yorumcunun ufkunun karşılaşmasında oluşur.
Diyalektik Materyalizm: Tarih ve Toplumsal Değişim
Diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu karşıt güçlerin etkileşimi içinde değişen maddi süreçler olarak açıklar. Marx’a göre insanların düşüncelerini yalnız soyut fikirler değil, üretim biçimi ve toplumsal ilişkiler de şekillendirir. Üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf ile emeğiyle üretime katılan sınıf arasındaki çatışma tarihsel değişimin itici gücüdür.
Ekonomik yapı, hukuk, siyaset ve kültürü etkiler; ancak toplumsal alanlar arasında tek yönlü ve mekanik bir ilişki yoktur. İnsanlar hazır koşullar içinde eylemde bulunur ve bu koşulları dönüştürebilir. Böylece yaklaşım hem maddi temeli hem de tarihsel değişimi vurgular.
→
→
Fenomenoloji: Bilince Göründüğü Hâliyle Fenomen
Edmund Husserl’in kurduğu fenomenoloji, nesneleri hazır kuramlarla açıklamadan önce bilince nasıl göründüklerini betimlemeyi amaçlar. Bilincin her zaman bir şeye yönelmiş olmasına yönelimsellik denir. Araştırmacı, nesne hakkında önceden kabul ettiği yargıları geçici olarak askıya alır; bu işleme epokhe denir.
Epokhe, dünyanın varlığını inkâr etmek değil, ön kabulleri paranteze alarak deneyimin değişmez yapısını araştırmaktır. Böylece fenomenoloji, neyin var olduğu sorusundan önce o varlığın bilinçte nasıl verildiğine yönelir.
→
→
→
Yeni Ontoloji: Varlığın Katmanlı Yapısı
Yeni ontoloji, varlığı yalnız bilen öznenin tasarımı olarak görmez; bilgiden bağımsız bir gerçekliğin bulunduğunu savunur. Nicolai Hartmann’a göre bilgi kuramı ontolojiye dayanır: Bir şey hakkında bilgi sahibi olabilmemiz için o şeyin var olması gerekir. İnsan gerçekliğin merkezi değil, onun bir parçasıdır.
Hartmann gerçekliği inorganik, organik, ruhsal ve tinsel katmanlar hâlinde ele alır. Üst katmanlar alt katmanlara dayanır fakat onlara indirgenemez. Örneğin canlılık maddi yapıya bağlıdır; ancak yaşamın bütün özellikleri yalnız fizik yasalarıyla açıklanamaz.
20. YÜZYIL FELSEFESİNİN TÜRKİYE’DEKİ YANSIMALARI
Türkiye’de Kurumsallaşma, Dil, Değer ve İnsan
Türkiye’de felsefe, Cumhuriyet döneminde üniversite bölümleri, çeviriler, dergiler ve felsefe kurumları aracılığıyla daha güçlü biçimde kurumsallaşmıştır. 1933 Üniversite Reformu sonrasında uzman akademisyenlerin yetişmesi ve felsefe klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi, ortak bir kavram dilinin gelişmesini hızlandırmıştır.
Macit Gökberk ile Bedia Akarsu, felsefe terimlerinin Türkçeleştirilmesine önemli katkı sağlamıştır. Hilmi Ziya Ülken felsefe tarihi ve Türk düşüncesi çalışmalarını geliştirmiş; Takiyettin Mengüşoğlu fenomenoloji ve yeni ontolojiden hareketle insan felsefesine yönelmiştir. Nermi Uygur ise felsefeyi kavramları açıklayan bir arayış olarak ele alıp dil felsefesini öne çıkarmıştır.
Bedia Akarsu, Kant ahlakı, dil ve kültür felsefesi üzerine çalışmıştır. İsmail Tunalı estetik ve sanat ontolojisini geliştirmiş; İoanna Kuçuradi insan, değer, etik ve insan hakları problemlerini felsefi temelde incelemiştir. Betül Çotuksöken ise insanı ilişkileri ve tarihsel koşulları içinde ele alan felsefi antropoloji çalışmalarına katkı sağlamıştır.
Bu düşünürlerin ortak yönü, çağdaş felsefi yöntemleri Türkiye’nin dil, kültür, eğitim, sanat, insan ve değer problemleriyle ilişkilendirmeleridir. Böylece Türkiye’deki felsefe yalnız Batı’daki akımları aktaran bir alan olmaktan çıkıp özgün problem ve kavramlar üreten bir düşünce etkinliğine dönüşmüştür.
