TYT Orta Çağ felsefesi konusu, MS 2. yüzyıldan MS 15. yüzyıla uzanan dönemde Hristiyan ve İslam düşüncesinin inanç ile akıl arasında kurduğu ilişkileri ele alır. Önceki İlk Çağ Felsefesi konusunda doğa, insan, bilgi ve değer problemlerinin Antik Yunan’daki gelişimini incelemiştik. Bu yazıda Orta Çağ felsefesinin temel özelliklerini, başlıca problemlerini ve filozofların birbirinden ayrılan görüşlerini karşılaştıracağız.
ORTA ÇAĞ FELSEFESİNİN ORTAMI VE TEMEL ÖZELLİKLERİ
Dönemin Sınırları ve Düşünsel Ortamı
Orta Çağ felsefesi genel olarak MS 2. yüzyıldan MS 15. yüzyıla kadar uzanan, felsefi problemlerin dinî inançlarla güçlü biçimde ilişkilendirildiği dönemdir. Bu çağda tek bir düşünce merkezi yoktur. Hristiyan felsefesi Roma ve Avrupa dünyasında, İslam felsefesi ise geniş bir coğrafyada Antik Yunan mirasını farklı dinî ve kültürel kaynaklarla buluşturmuştur.
İlk Çağ filozofları çoğunlukla evrenin ana maddesini, değişimi, bilgiyi ve erdemli yaşamı bağımsız akıl yürütmeyle araştırmıştı. Orta Çağ düşünürleri ise Tanrı’nın varlığı, yaratılış, ruhun ölümsüzlüğü, kötülük, tümeller, özgür irade ve inanç-akıl ilişkisi üzerinde yoğunlaştı. Felsefenin görevi çoğu düşünürde vahyin bildirdiklerini açıklamak, temellendirmek veya akılla anlaşılır hâle getirmekti.
Antik Yunan Mirası ve Çeviri Faaliyetleri
Orta Çağ felsefesi Antik Yunan düşüncesinden kopuk değildir. Hristiyan düşünürler başlangıçta özellikle Platon ve Yeni Platonculuktan yararlanmış, skolastik dönemde Aristoteles’in mantığı ve metafiziği etkili olmuştur. Kavimler Göçü ve Batı Roma’nın yıkılışından sonra Batı Avrupa’da bazı Antik eserlerle bağ zayıflarken Doğu Roma, Süryani ve İslam dünyasındaki çalışmalar bu mirasın korunmasını ve geliştirilmesini sağlamıştır.
8–12. yüzyıllardaki çeviri faaliyetleriyle Yunanca, Süryanice, Farsça ve Hintçe eserler Arapçaya aktarılmıştır. İslam filozofları bu eserleri yalnız saklamamış; yorumlamış, eleştirmiş ve yeni problemlerle geliştirmiştir. Daha sonra Arapçadan Latinceye yapılan çeviriler, özellikle Aristoteles’in Batı Avrupa’da yeniden tanınmasına ve skolastik düşüncenin dönüşmesine katkı sağlamıştır.
→
→
→
İnanç-Akıl İlişkisi ve Ortak Problemler
Orta Çağ felsefesinin merkezinde inanç ile akıl arasındaki ilişki bulunur. Bazı düşünürler inancı akıldan önce ve üstün kabul etmiş, bazıları akılla inancın uyumlu olduğunu savunmuş, bazıları ise felsefe ile dinin farklı yöntemlerle aynı hakikate yöneldiğini ileri sürmüştür. Bu ayrım, filozofların Tanrı’yı kanıtlama ve dinî öğretileri açıklama yöntemlerini de belirlemiştir.
Dönemin ortak problemleri arasında Tanrı’nın varlığının kanıtlanması, tümellerin gerçekliği, kötülüğün kaynağı, ruh-beden ilişkisi, özgür irade ve kader yer alır. Hristiyan ve İslam düşünürleri aynı problemleri ele alsalar da kullandıkları kavramlar, öncüller ve vardıkları sonuçlar her zaman aynı değildir.
HRİSTİYAN FELSEFESİ
Patristik Felsefe ve Augustinus
Patristik felsefe, MS 2–8. yüzyıllar arasında Hristiyan inancını açıklamak ve eleştirilere karşı savunmak amacıyla gelişen Kilise Babaları felsefesidir. İlk savunuculara apolojistler denir. Bu dönemde Platon ve Yeni Platonculuğun ruh, idea ve duyulur dünyanın ötesindeki gerçeklik anlayışı Hristiyan öğretilerini açıklamada etkili olmuştur.
Augustinus’a göre insan önce inanır, ardından inandığını anlamaya yönelir. Kesin bilginin kaynağı yalnız değişken duyular değildir; insan zihni hakikati Tanrısal aydınlanma sayesinde kavrar. Kötülük bağımsız bir varlık veya yaratılmış bir töz değil, iyiliğin eksikliği ve yoksunluğudur. Ahlaki kötülük insanın özgür iradesini yanlış kullanmasıyla ortaya çıkar; böylece kötülüğün sorumluluğu Tanrı’ya yüklenmez.
→
→
Skolastik Felsefe ve Aquinolu Thomas
Skolastik felsefe, yaklaşık 8–15. yüzyıllar arasında manastır ve üniversite okullarında gelişen sistemli Hristiyan felsefesidir. “Okul felsefesi” anlamına gelen skolastik düşünce; otoritelerin görüşlerini mantık yoluyla düzenlemeyi, görünür çelişkileri tartışmayı ve inanç esaslarını temellendirmeyi amaçlamıştır. Özellikle yüksek skolastik dönemde Aristoteles’in eserleri belirleyici olmuştur.
Anselmus, Tanrı kavramından hareket eden ontolojik kanıtla Tanrı’nın varlığını akıl yoluyla göstermeye çalışır. Aquinolu Thomas ise inanç ile aklın aynı hakikatin farklı kaynakları olduğunu savunur. Akıl bazı doğrulara doğal yoldan ulaşabilir; vahye dayalı bazı hakikatler ise aklın sınırını aşar fakat akılla çelişmez. Thomas’ın hareket, neden, zorunluluk, derece ve düzen üzerinden geliştirdiği “beş yol” kanıtları, deneylenen dünyadan ilk nedene ilerleyen kozmolojik ve ereksel açıklamalardır.
Tümeller Tartışması
Tümel, “insan”, “ağaç” veya “adalet” gibi bir sınıfın bütün üyeleri için kullanılan genel kavramdır. Tartışma, bu kavramların insan zihninden bağımsız bir gerçekliğe sahip olup olmadığı üzerindedir. Kavram realizmi, tümellerin tek tek varlıklardan bağımsız veya onlardan önce gerçek olduğunu savunur. Kavramcılık, tümellerin tek tek nesnelerde ortak olan özelliklerden zihnin oluşturduğu kavramlar olduğunu ileri sürer.
Nominalizm ise gerçek olanın tek tek varlıklar olduğunu, tümellerin onları gruplamak için kullandığımız adlardan ibaret bulunduğunu savunur. Ockhamlı William bu yaklaşımın önde gelen temsilcisidir. Nominalizm, felsefenin teolojiden görece bağımsızlaşmasına ve gözlenebilir tekil varlıklara yönelmesine katkı sağlamıştır.
İSLAM FELSEFESİ
Kaynakları, Özellikleri ve Başlıca Ekolleri
İslam felsefesi, İslam medeniyetinin yayıldığı coğrafyada Müslüman olan ve olmayan düşünürlerin ortak kültürel ortamında gelişmiştir. Kur’an ve hadis gibi dinî kaynakların yanında Antik Yunan, İran ve Hint düşüncelerinden gelen birikimler de etkili olmuştur. Ortak bilim dili olarak Arapçanın kullanılması, farklı merkezlerde üretilen bilginin dolaşımını kolaylaştırmıştır.
Bu düşünce ortamında farklı ekoller ortaya çıkmıştır. Kelam, inanç esaslarını akıl yoluyla açıklama ve savunma çabasıdır. Meşşailik, özellikle Aristoteles’in mantık ve felsefesini temel alan akılcı çizgidir. İşrakilik, hakikatin aklın yanında sezgi ve içsel aydınlanmayla kavranabileceğini savunur. Tasavvuf ise insanın ahlaki arınma, sevgi ve manevi deneyim yoluyla hakikate yönelmesini öne çıkarır.
Özgür İrade Problemi: Cebriye, Mutezile, Eşariye ve Maturidi
İnsanın eylemlerinde özgür olup olmadığı, sorumluluk ve ilahi bilgiyle bağlantılı temel bir kelam problemidir. Cebriye, insanın özgür olmadığını ve eylemlerinin ilahi irade tarafından belirlendiğini savunur. Mutezile, adalet ve sorumluluğun anlamlı olabilmesi için insanın özgür iradeye sahip olması gerektiğini ileri sürer.
Eşariye, bütün fiillerin yaratıcısının Tanrı olduğunu, insanın ise yaratılan eylemi seçip “kazandığını” savunur. Maturidi yaklaşımında da yaratma Tanrı’ya aittir; insan kendisine verilen akıl ve cüzi iradeyle seçim yapar ve bu nedenle davranışlarından sorumludur. Böylece ekoller aynı probleme zorunluluk, özgürlük ve uzlaştırma yönlerinden farklı cevaplar verir.
Kindi, Farabi ve İbn Sina
Kindi, felsefeyi insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilme çabası olarak görür. Farklı kültürlerden gelen doğru bilgiyi kabul etmek gerektiğini savunmuş ve felsefe ile din arasında öz bakımından çatışma bulunmadığını ileri sürmüştür. İslam felsefesinin ilk sistemli temsilcilerinden biri kabul edilir.
Farabi, Aristoteles mantığını ve Yeni Platoncu unsurları birleştiren sistemli bir felsefe kurmuştur. Varlıkları zorunlu varlık ve mümkün varlık olarak ayırır; mümkün varlıkların nedeni, varlığı kendinden olan zorunlu varlıktır. Siyaset felsefesinde erdemli şehir, insanların gerçek mutluluğa ulaşmak için yardımlaştığı ve bilgili, erdemli bir yönetici tarafından yönlendirildiği toplumdur.
İbn Sina da zorunlu-mümkün varlık ayrımını geliştirir. Tanrı zorunlu varlıktır; diğer varlıklar var olmak için bir nedene ihtiyaç duyan mümkün varlıklardır. Bilgi anlayışında duyularla başlayan süreç aklın soyutlamasıyla ilerler. Ruhun bedenden bağımsızlığını anlatan “uçan insan” düşünce deneyi, dış duyumlardan yoksun bir insanın yine de kendi varlığının bilincinde olabileceğini göstermeyi amaçlar.
Gazali, İbn Rüşd ve Felsefe-Din Tartışması
Gazali, matematik ve mantık gibi alanları reddetmez; eleştirisini metafizik konularda kesin bilgi iddiasında bulunan filozoflara yöneltir. Duyuların ve aklın yanılabileceğini, kesinliğin ilahi ışık ve manevi tecrübeyle tamamlandığını savunur. “Filozofların Tutarsızlığı” adlı eserinde özellikle Farabi ve İbn Sina’nın bazı metafizik görüşlerini eleştirir.
İbn Rüşd, “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” ile Gazali’ye cevap verir. Ona göre doğru akıl yürütme ile sahih vahiy çelişmez; görünür bir çatışma varsa metin, akli kanıta uygun biçimde yorumlanabilir. Din ile felsefe farklı insanlara ve farklı kavrayış düzeylerine seslense de hakikat birdir. İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumları Latinceye çevrilmiş ve Batı skolastiği üzerinde etkili olmuştur.
Sonraki konu: 15–17. Yüzyıl Felsefesi: Rönesans ve Yeni Çağ
